Şiirce

Reklamlar

Yeni Mezun Köleliği

Mezuniyet sonrası genel bir durum değerlendirmesi anlamında olan bu yazımın yeni mezun arkadaşlara ve mezun olacak arkadaşlara karşılaşacakları konularda ışık tutmak amacıyla yazıyorum. Evetttt, bende taze mezunlardan sayılırım ancak birkaç iş deneyimim oldu. Bir iş görüşmesine nasıl gidilmeli, neler konuşulmalı artık biliyorum ve sizlere uzun uzun bunları anlatmak istemiyorum, deneyimleyerek öğrenebilirsiniz, korkularınızı ve nasıl konuşmanız gerektiğini ancak o şekilde oturtabilirsiniz. İş görüşmeleri genellikle iki aşamalı görüşmelerden oluşuyor  ve ilk görüşmede sosyal haklar ve başvurduğunuz pozisyondan fazla bahis edilmeyecektir. Kendinizi tanıtmanızı isteyecekler. İşi almak odaklı olmak yerine ‘ Bu iş yerinde ben mutlu olabilir miyim? Kendimi ne kadar geliştirebilirim?’ şeklinde soruların cevaplarını arayın. Önceliğiniz kişisel gelişiminiz ve sosyal haklarınız olmalı dolayısı ile sigorta, fazla mesai, çalışma koşullarınız, çalışma saatleriniz, molalarınız ve maaşınızı, zamlarınızı aklınıza gelebilecek her konuyu konuşun, net konuşulmayan her şey size geri dönecektir.
Tüm her şey istediğiniz gibi gitti ve işe başladınız diyelim, kendinizden emin olun ve hiçbir konuyu bilmediğinizi belli etmeyin zamanla gözlemleyerek öğreneceksinizdir. Hata da yapsanız şunu bilin herkes hata yapabilir, düzeltilebilir bu yüzden hatalarınızı örtmeyin ve size söylendiği zaman yaptığınız yanlışın arkasında durup, yaptığınız işleri en iyi şekilde yapmaya devam edin. İş yerine en son giren hep en çok ezilendir ancak siz kendinizden emin olun gerisini her türlü halledeceksinizdir. Tabi ki en son giren siz olduğunuz için gereksiz şakaların ve tüm dedikoduların odağında da siz olursunuz, tavrınız bu gibi durumlarda net olsun ki bir daha yapamasınlar. Kısa kısa size genel hatlarıyla biraz okul sonrası dönemin nasıl geçebileceğini ve bunlar için neler yapabileceğinizi anlatmak istedim. Son olarak vereceğim tek tavsiye arkadaşlar acele etmeyin iş konusunda, sizlere çevrenizden pek çok şey söyleyecekler, iş beğenmiyor vs. şeklinde ama beğenmeyebilirsiniz bu sizin hayatınız ve o işi yapacak olanlar sizlersiniz. Kimse sizin yerinize işe gitmeyecek. Bırakın konuşsunlar, onlar susmayacaklar. Bizler burada nasıl davranmalıyız hemen söyleyeyim, duymayacaksınız. Bu benim hayatım diyeceksiniz, herkese karşı dimdik ayakta olacaksınız. Kolay olacağını söyleyemem, ancak şu hayatta kolay olan ne var ki? Hepimiz bir şeyleri deneyimleyerek öğreniyoruz ve bu can sıkıcı süreçten geçiyoruz. Kendimizi sistemin dönen çarklarının arasında sıkışıp kalmış ve bir şekilde sisteme dâhil olma çabası içerisinde hissediyoruz. Bazı şeyler zor olsa bile bunu başarmak zorundayız…

Sevgiyle Kalın…

Bildiğimiz Suskunluklar

Bilmek ya da bilmemek, işte tüm mesele bu diyerek başlamak istiyorum sözlerime…

Nasıl bir yüktür bildiklerimiz, duyduklarımız, gördüklerimiz ve söylediklerimiz…   Hiç düşünmeden söylenenler, nasıl yaralar karşımızdakini. Sizin bir şeyleri kaldırabiliyor olmanız onun da kaldırabileceği anlamına gelmez ki, yaşantılar farklı, yaşayışlar farklı.. Hepimizin kültürel kodları farklı…

En önemli şey anlamak, karşındakini anlamak ve hissetmek. Söylediklerimiz belki bir taş kadar ağır, belki bir kuş tüyü kadar iç rahatlatıcı, ama bilemeyiz ki kimde ne karşılık bulacağını söylediklerimizin. ? Geçiriyor muyuz söyleyeceklerimizi aklımızın süzgecinden? Düşünüyor muyuz bunu ben duymak ister miydim bilmek ister miydim diye.. Söylediğimiz her şeyden sorumluyuz, karşımızdaki insanda nasıl bir etki bıraktığımız ya da onun hayatını nasıl etkilediğimizin farkında olmalıyız. Tamam ben söyledim bitti, benim içim rahat diyerek arkamızı dönüp gitmek ne kadar doğru ?  Bazen de merakımıza yenik düşerek, bilgiye olan açlığımızın bizi nereye getireceğini bilmeden bilginin peşinden koşmak. Bazen bilmemek, bilmekten çok daha anlamlıdır.

Neyi nasıl söylediğimiz kime söylediğimiz aslında hepsi bir denklemden ibaret,  ancak ben bu denklemi doğru çözebilen kimseyi görmedim. Hayat o kadar karmaşık ki, zamanın akışında kaybolmamak imkânsız gibi bir şey.  Bildiklerimiz bazen sustuklarımız, bazen sustuklarımızsa varlığımızı meydana getiriyor. Ne çok söylenecek şey var halbuki ama bazen sadece susmak iyi gelir…

Sevgiyle Kalın

Esen Kalın…

KAYIP ÇOCUKLARIN KAYIP ZAMANLARI

 

Ben çocukken hatırlarım, annem yabancılarla konuşmayın diye sıkı sıkı tembihlerdi, ancak günümüze bakıyorum da yabancılar değil tanıdıklarınla bile konuşmayacaksın şu devirde… Küçücük masum canlar, gözlerinde yarının ışıltısı, gülüşlerinde bir güneşin parlaklığı olan miniklerimizi koruyamıyoruz, birer birer kayıp gidiyor elimizden. Savunmasız olan miniklerimizden ne istiyorlar ki? Aklım mantığım almıyor, nasıl bir hastalık nasıl bir sapkınlık böyle bir şeyi yaptırır insana? İnsan demeye dilim varmıyor ya aslında… Yüreklerinde sevginin kırıntısı olmayan bu kişiler, huzursuz insanlar oldukları için kendi mutsuzluklarını çevrelerindeki insanlara da bulaştırıyorlar… Karanlıklarına çekiyorlar hepimizi, umutsuzlukla, korkularla besliyorlar kendilerini. Hastalıklı düşüncelerinizi alın ve uzak durun çocuklarımızdan, uzak durun savunmasız olan hayvanlardan, insanlarımızdan…

Eylül, Leyla , Özgecan, Gizem…

İsimler değişiyor ancak hikâyeleri arasındaki benzerlik hepimizin gördüğü ve bildiği gibi… Ah bir sorsak yaşlı gözlerle onların yolunu bekleyen ailelerine, öldürüldüklerine inanmayan, inanamayan ailelerine… Bu kadar mı çirkinleşebildik? Bu kadar mı duyarsız ve bilinçsizce yaşıyoruz hayatı?  Ne söylesem boş, hepimiz konuların gündemde olduğu vakit ah vah edip, paylaşımlar yapıp sonrasında onları hatırlamıyoruz bile… Hatırlamadığımız için de zaten bu olayların arkası kesilmiyor, birlik olamıyoruz, birlik olup kadınlarımıza, çocuklarımıza sahip çıkamıyoruz.  Her bir can, bir kayboluş hikâyesi adeta. Her birinin bir ailesi, bir sevdiği, umutları ve hayalleri olan kayıp zamanların kayıp çocukları onlar. Söylenecek her şeyi tükettik, artık harekete geçme zamanı, bir şeyler yapmalıyız.  Cesaret edememeliler savunmasız olan bir hayvana, bir çocuğa ve bir kadına dokunamayacaklarını bilmeli bu sapkın düşüncedeki insanlar. Cezasız kalmamalı yaptıkları, çünkü onlar aramızda olduğu her an hepimiz tehlikedeyiz…

 

Sevgiyle Kalın,

Esen Kalın…

Biraz zaman, zaman lütfen…

Nerede hata yaptığınızı ya da yapmadığınız, ertelediğiniz her şeyin hayatınıza nasıl bir geri dönüşü olduğunu düşündünüz mü hiç? Hayatın akışına bırakmak ile akışında koşmaya çalışmak nasıl bir duygudur bilir misiniz? Eğer her şeyden vazgeçtiyseniz akışına bırakabilirsiniz, zaten umurunuzda bile değildir, ancak kendiniz için bir şeyler yapmak istiyorsanız, koşun, savaşın ve elinizden gelen her şeyi yapın. Bazı şeyler size gelmez sizin onlara gitmeniz gerekir. Hayat böyledir, durmadan koşmak ve yorulmak zorundasınızdır. Akışta önemli olan durmaması ve kendini yenilemesidir. Farkında olalım ya da olmayalım ancak hayatımız için bir şeyler yapmadan, bir köşesine geçip izlersek hiçbir şey bize gelmeyecek,  uzaklaştıkça uzaklaşacak hayallerimiz bizlerden. Bazen zamana ihtiyacımız olduğunu bilir ve bekleriz ancak bu bekleyiş çabasız ise, durup düşünüp ben neredeyim ve nerede olmak istiyorum diye kendi içimizi kemiren sorulara dönüşecektir. Bir adım atmak yolun yarısına gelmek kadar önemlidir. Kendinizde o cesareti ve azmi görüyor olmanız ve kendinize inanmanız her şeyden, herkesin size söylediklerinden çok daha önemlidir.

Bir adım sonrasını düşünerek, vazgeçmeden ilerlemeliyiz. Durmak bir şey katmaz sadece hayattaki bir şeylerin ertelenmesi olur. Hemen hemen herkesin umutsuzluğa kapıldığı, kapılarını herkese kapattığı bir dönem mutlaka vardır, önemli olan içsel iletişimimiz ve bunu nasıl dengede tutabileceğimizdir. İçsel iletişimde önemli olan yegâne şey ne istemediğinizi bilmek ve istekleriniz doğrultusunda harekete geçmek.

Hayatımda sıklıkla tekrarladığım bir şey var o da fazla kontrolcü birisi olmak. Düşününce bu hem bir güçlü yön hem de zayıf bir yönümü temsil ediyor. Bu durum benim kendimde fazla telaş haline girmeme, bazen çok stres yapıp vücudumun reaksiyonuna sebep olabiliyor ve her ne kadar işler bazen istediğim gibi gitse de ya da gitmese de sonuca geldiğimde düşündüğüm tek şey, kendimi fazla yormuş olmak. Bu benim kendimden verdiğim sadece bir örnek bunun gibi çoğaltılabilir. Ancak zayıf yönünüzü bulup onu güçlü yönünüz haline getirin.  Fazla kontrolcü biri olmak olumsuz gibi gözükse bile, bu durum hayatımda bana bir şeyler kattı ve katmaya devam edeceğini biliyorum. Bazı şeyler hiç değişmez ancak hayatımızda bir dalga oluşturmak istiyorsak kendimizi sevip, kendi hayatımızdan çevremize yayılacak kocaman bir dalga oluşturmalıyız.

Sevgiyle kalın..

Ada’ya Merhaba

Merhaba,

Bazen bazı hikâyeler sizi gülümsetir ve bazen bir şeyler yapmak isteği duyarsınız. Bu yazıyı yazıyorum çünkü Berker’in herkesten küçük bir isteği var ve bu çok zor değil. Nefes aldığımız her an birbirimizle fiziksel ya da zihinsel bir iletişimsel akış içerisindeyiz ve düşününce bu akışta hepimizin biriyle paylaşmak istediği küçük ya da büyük detaylar olabiliyor. Bu detayları parçalardan anlamlı bir bütün haline getirmek hepimizin elinde… Yaşamımız küçük farkındalıklardan oluşuyor. Biz farkında oldukça hayat daha anlamlı olmaya başlıyor. Zamanın bizim için tasarladıkları ve bizim planlarımız bazen farklı olabiliyor ama denemek ve denemeye devam etmek, insanın içerisinde var olan küçük bir umut parçası her şey demek…

Bugün hiç tanımadığım belki de tanışamayacağım birisi için bir öğütte bulunmak istiyorum. Merhaba Ada, bu dünyaya şimdiden hoş geldin demek istiyorum, içindeki o ışık ve umut hiç solmasın ve her ne olursa olsun gülümse… İnsanı değerli ve yaşamaya dair anlam katan bir şey varsa o da gülümsemek ve umut etmektir. Ada kim? Berker’in geleceğe dair umutlarını temsil ediyor Ada, o ilerideki çocuğuna hiç tanımadığı bizlerden hayat felsefelerini bir iki cümle ile aktarmamızı istiyor. Gittiği her şehirde ne tepki ile karşılaşacağını umursamadan insanlardan öğütlerini istemek, hayat felsefelerinin yapı taşının ne olduğunu sormak şu devirde zor gibi gözükse bile Berker arkadaşımızın bunu başarmış olması ve yeni insanlarla tanışarak ufkunu genişletmesi ayrı cesaret işi. Yaşamın kaynağı küçük alanlarda gizli ve sanırım hepimizin söylemek istediği bir iki cümle olabilir diye düşünerek sizlerle instagram sayfasını paylaşmak istiyorum.

https://www.instagram.com/adamanotlar/?hl=tr

 

X misin, Y misin yoksa Z mi ?

Hep büyüklerimiz derler ya kuşak çatışması diye, bu konuyu bir de bu açıdan inceleyelim istedim. Teknolojinin günümüzde hızlı bir ivme yakalamasının ardından bir de yaşamımızı nasıl şekillendirdiği ve aslında kim olduğumuzu ve olmak istediğimize yönelik bir yazıya düşüncelerimi aktarıp bunu sizlerle de paylaşmak istedim.

X kuşağını dediğimizde aklımıza en yaşlısı 48, en genci 34 yaş aralığındakiler gelmeli. Peki X kuşağı teknolojiyi nasıl ve ne amaçla kullanıyor biraz inceleyelim isterseniz. Son derece gelenekçi olan kuşak Y kuşağı ile arasındaki farkı kapatmak için son derece sosyal medyayı aktif kullanıyor. Facebook ile başlayan bu serüvenleri Whatsap, Twitter, İnstagram gibi gençlerin kullandığı mecralar ile devam ediyor. Üstelik gözlemlediğim kadarıyla genelde mutlu aile saadeti,  ev hanımlarının pasta börek paylaşımları, komşusu ile sorunu olanların ise çoğunlukla özlü sözler ile çevrelerine alt mesajlar göndermesi ile sosyal mecraları aktif kullanan bir nesil olduğunu gözlemleyebiliriz. Peki ya Y Kuşağı, en yaşlısı 33, en genci ise 14 yaşında olan bu nesli ise artık kendini bu sosyal platformlardaki paylaşımlardan sıkılıp farklı arayışlar ile Twitter, Tumblr gibi diğer sosyal platformlara ilgisi kayarken sosyal medyada sadece gözeten bir kitle olarak varlığını sürdürmekteler.

Z kuşağı yani milenyum çağının çocukları ise en büyüğünün 13 yaşındadır. Zaten teknolojinin içinde doğup büyüyen bu nesil için sosyal medya da farklılıkların ve ilgilerini çeken Youtube platformu ile daha çok zamana geçirdiklerini söyleyebiliriz. Yoğunluklu olarak parçalardan bir bütün oluştururlarken aslında kendilerine örnek aldıkları ünlülerin hayatlarına benzemek adına profillerinde parçalardan bir bütün oluşturarak ve bir hikâye eşliğinde kendi benliklerini bulmaya çalışıyorlar.

 Bu sosyal platformlar bizi ve hayatımızı nasıl etkiliyor aşamasına gelecek olursak; aslında mutlu profiller mutsuz insanlar doğuruyor. Kıskanç ve ötekileştirdiğimiz bir dünya içinde buluyoruz kendimizi. Her an ve her dakika dışarıda var olan gerçekliğin içerisinde birbirimizi kaybediyoruz. Gerçeklik demişken aslında yaşadığımız hayatın gerçekliğinden uzaklaştığımızı ve kendi benliğimizi kaybettiğimizi, doğru ya da yanlış olan her ne var ise bunun ayırdına varamadığımızın farkında bile olmadan yaşıyoruz. Sosyal medyada harcadığımız zamanı birbirimize ayırsak daha kaliteli vakit geçirmez miydik? Belki de insanları bu depresif ruh haline bürünmesine sebep olan, yalnızlaştıran sosyal medyadır. Hepimizin anlaşılmaya ihtiyacı varken konuşmak yerine sosyal medya aracılığı ile örülen duvarların kalınlaştırıldığı, hayatlarımızda çizdiğimiz o mükemmel profillerin altında ezildiğimizi hissetmiyor muyuz? Kendimizi dışarı atma zamanı, bisiklete binme, çimlerde oturup kitap okumak, birlikte oturup sabaha kadar sohbet edip birbirimizi anlama zamanı…

Sosyal Mecralar çoğu zaman kendi kimlik arayışımız olduğu kadar bir de kendimizi özgürce ifade etmenin yolunu aradığımız, bazen birleşip bir güç oluşturduğumuz, birbirimizin yardımına koştuğumuz ve dert ortağı olduğumuz, eksiklerimizi bütün haline getirdiğimiz bir platform. Doğru ve bilinçli kullanıldığı zaman hayatın daha anlaşılır ve kolay hale geldiğini görebiliriz.  Hep birlikte yaşadığımız bu dünyada neler olduğunun daha farkında olduğumuz bir dünyaya adım atalım. Kimin ne yaptığı ile ilgilenmek yerine yaptıklarımızın sonucunu düşünelim, elimizde değiştirme imkânımız olan durumlar için boş durmak yerine yardım etmek için elimizi uzatalım.

 

 

Sevgiyle Kalın

Esen Kalın…